Ah Binel Ask

Hayat, inanan ve salih ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur. Aliya İzzetbegoviç

Sinir Küpü Annelere Mektup 04 Haziran 2014

annelerSinir Küpü Annelere Mektup

Selamünaleyküm.
Değerli hanımefendi, Allah’ın insan makinesi.
Anneliğinizi tebrik ederek söze başlamak istiyorum.
Annelik bir cihattır. Allah Teala’nın bütün zamanlarda, bütün kadınlara açtığı bu kapıdan geçmek büyük bir nasiptir. Annelik, her dakikası ibadet gibidir. Elbette kolay değildir. Çetin bir emekten sonra Allah Teala, büyük bir sevap vermektedir. Ne kadar sabrederseniz o kadar kazanacaksınız. Çocuğunuza her el kaldırışta o büyük sevap kaynağından birazını azaltıyorsunuz. Sabır yolunu biraz daha koşun. Ve en gergin olduğunuz zamanlarda, bulunduğunuz odanın kapısını kapatın. Siz yıllar sonra mezarda iken, doğurduğunuz o çocuğun bir seccadenin başında sizin için istiğfar edip dualar ettiğini ve meleklerin anında size bunu bir ikram olarak getirdiklerini düşünün. Biri şehit olup sizi şefaate erdireceği anı düşünün. Onlardan birinin Kur’an hizmetleri ile sizi ve babasını ihya ettiğini düşünün. Sonra da yaşlı bir hâlde iken onların eline bakmak zorunda
kalabileceğiniz anı düşünün. Her tokat, sizin için bir kayıptır.

Elbette çok sinirleniyorsunuz. Niye sizin çocuğunuz yaramazlık yaparken komşunuz kızmıyor da siz kızıyorsunuz. Çünkü kazanacak olan sizsiniz. Kaybedecek olan da sizsiniz. Bunun için de şeytan sizi ezmeye çalışır.

Bırakın çocuklarımız bizi delirtsinler. Bırakın onlar için eriyelim. Allah görmüyor mu? Melekler saymıyor mu? Ne kaybederiz ki? Dövünce düzeliyor mu çocuklar?

Kendinizden soğutmayın. İki yaşında çocuk, kendisini döveni izler. Her tokat da onun gözündeki sevecenliğiniz ve anneliğiniz biraz daha azalır. Git gide siz onu evlatlıktan uzak görürken o da sizi annelikten uzak görür. Siz annesiniz. Kesinlikle ardından üzülürsünüz. Bu da kendi kendinizi üzmeniz demektir.
Tesbihata alışın. ‘Lâhavle velâ kuvvete illa billah’ demeye alıştırın dilinizi. Çok sinirlenince Ayetelkürsi’yi okuyun. Daha da rahatlayamazsanız, çocukların bulunmadığı bir odada biraz ağlayabilirsiniz. Ağlamak, insanın tesellilerindendir. Çokça dualar edin. Çocuklarınızı salih kullara götürün, onlar dua etsinler. Özellikle boş konuşan, ahiret ile teselli olmayı bilmeyen arkadaşlarınızdan uzak durun. Sabır âyetlerini ve tefsirlerini okumaya çalışın.

Çok çocuk doğurmuş ve doğurmayı cihat olarak görmüş mücahide hanımlardan nasihatler alın.

İki çocukla kendinizi daraltmayın. Allah’ın yaratmasına engel olmayın; bir kaç çocuğunuz daha olsun. Bunları rahat karşılamaya başlarsınız. Sabredin. Çok geçmez, yavrularınızın koca bir delikanlı olduklarını görürsünüz. Bu günler, sıkıntılar hep unutulur. Onları karşınıza alır, bu
günleri tatlı bir hatıra olarak konuşursunuz. Ama sabretmezseniz yine onlar yapacağını yapacak siz sadece küp çatlatan sinirinizle kalacaksınız. Ama şeytan, kesinlikle kazanacak.

Biraz bekleyin, çocuklar rahatlasın.

Yarına bakın. Karşınızda Kur’an okuyan, Allah diyen çocukları hayal edin. Ertesi güne bakın. Gözünüzü iyi açın bakın: Koltuklara gerilip de Allah’ın cemalini seyre daldığınız anı düşünün. O muhteşem anı beraber olacağınız eşinizi, çocuklarınızı düşünün. Değmez mi? Değmez mi o lezzete?

Dualar edin. Kendinize, eşinize, çocuklarınıza ve bize… Çok dualar edin anneler! Boş kalmasın diliniz.

~

Nureddin Yıldız

 

Sevgili’den armağan… 15 Ekim 2013

sevgiliye armaganBir kutlu günün arefesindeyiz.

Öncesinde yani, kapısında.

Kul olmanın teslimiyeti ve huzuruyla.

O’na yaklaşmanın heyecanıyla.

Şimdi, şu anda kainatın merkezinde ‘vakfe duran’larla.

Gerçek bir ‘aşk’la kurumuş dudaklardan yükselen dualarla.

Kabe’nin Rabbi’ne…

Kimsesizlerin,

Zulme uğramışların,

Yolda kalmışların,

Terkedilmişlerin Rabbi’ne…

Alemlerin Rabbi’ne…

***

Sevgili’ye yakın olmak ve O’nunla var olmak için, ‘kendi’ni değil, ‘kendinden olan’ı feda etmen istenmişti.

Emir buydu.

İbrahim’den istenen İsmail’i feda etmekti.

Neredeyse bir asır boyunca beklediği, gelmesi için gözyaşı döktüğü oğlunu.

İsmail’ini…

Sevgili için sevdiğinden, canının parçasından, ciğerparesinden vazgeçmek.

Aşık’ın teslimiyeti budur.

Aşk, vazgeçmektir, feda etmektir.

Merhum Ali Şeriati, kılıçtan keskin sözlerle sorar hepimize.

Mina’da yahut Allah’ın arzında herhangi bir yerde ‘kurbiyet’ iddiasıyla, yani yakınlaşma arzusuyla Rabbi’ne yönelen getirmişti.

‘İbrahim’in sahnesi Mina’dasın şu anda, İbrahim gibi davranmak üzeresin. O, oğlu İsmail’i kurban etmek için getirmişti.

Senin İsmail’in kim veya ne?

Makamın mı, şerefin mi? Mesleğin, paran, evin, çiftliğin, araban, aşkın, ailen, bilgin, sosyal sınıfın, sanatın, elbisen, ismin, hayatın, güzelliğin, gençliğin? Hangisi?

Ben bilemem. Fakat sen kendin bilirsin. Kim ve ne olursa olsun, beraberinde, buraya kurban etmek için getirmelisin.’

Korkma, o bıçak Rabbi’nin emrinden ötesine geçemez.

Korkma, bu kan dökücülüğün ve bencilliğin değil, gerçek kurtuluş ve özgürlüğün hikayesidir.

***

Ya sevilenin teslimiyeti, işte o bir başka güzeldir:

‘İsmail: ‘Babacığım sana ne emrediliyorsa yap! Beni inşaallah sabredenlerden bulacaksın!’

İşte o teslimiyet, ‘Başından serçe geçen’ ve ‘omzundan arşlar dökülen’ çocuktur Sezai Karakoç’un dizelerinde:

‘Akşam kente bir Meryem gibi girer / Bir çocuk kutsal bir çocuk doğurur gibi / Her yönden bir ses yükselir bu karanlık nedir / Kurban kesilirkenki karanlık / İbrahim’in bıçağındaki karanlık loşluk aydınlık / Keskin ışık / İsmail / İsmail bir çocuk başından serçe geçen / Mavi bir gül nöbeti sertçe geçen / Omzundan arşlar dökülen’

***

Bir canlıyı öldürmeyi ibadet sanıyoruz öyle mi!

Cehennem inkarcılar, zalimler ve hainler kadar ahmaklarla da doludur…

O’na yaklaşmanın hazzını, hasretini ve heyecanını duyan herkesin bayramını tebrik ediyorum.

~

Nasuhi Güngör

 

Tesettür, Kemik Erimesi Yapar mı? 10 Ağustos 2013

Filed under: Hayatın İçinden — Ah Binel Ask @ 12:31 AM
Tags: ,

tesettur kemik erimesi yapar miTesettür, Kemik Erimesi Yapar mı?

Kalsiyum (Ca), kemik yapımında ve kalb kası başta olmak üzere, kasların düzenli çalışmasında gerekli bir elementtir. Kalsiyumun bağırsaklarda emiliminde ve kemiklerde toplanmasında vazifeli molekül ise D vitaminidir. Bilhassa çocukluktan itibaren süt ve/veya süt ürünlerini yeterli alamayan kişilerde, kalsiyumun vücuda alınmasında yetersizlikler oluşur. Neticede vücut için hayatî önem taşıyan kalsiyumun, kanda bulunması gereken seviyede düşüş (hipokalsemi) gözlenir. Bu durumda, boyunda bulunan mercimek büyüklüğündeki “paratiroid bezleri”nden parathormon (PTH) denen bir hormon salınır. Bu hormon, kemikteki kalsiyumun çözünerek kana geçmesini uyarır. Böylece kandaki kalsiyum seviyesi korunur. Kandaki kalsiyum düşüklüğü, bu şekilde dengelenmeye devam ederse, kemiklerde zayıflama, kemik erimesi belirtileri başlar.

Zaman zaman kemik erimesi teşhisi konulan bazı hanım hastalar, doktorların kendilerine; “Eğer vücuduna yeterince güneş ışını almış olsaydın, örtülü olmasaydın, kemik erimesi olmazdın.” dediklerini ve bunun ne derece doğru olduğunu soruyor. Bunun bir hakikati var mıdır? Yoksa bu, ideolojik tabanlı bir teşhis midir? Konuyu ilmî veriler ışığında incelersek, kemikleri zayıf olan veya kemik erimesi görülen kadınların çoğunda, D vitamini eksikliğinden ziyade, parathormonun fazla sentezi ve salınması söz konusudur. Ayrıca pek çok hanım, egzersizden uzak yaşamaktadır. Egzersiz ve hareketlerle kemiklere ağırlık binmesi, kemiklerin sıkışmasına ve güçlenmesine vesile olur. Egzersiz ve hareket yeterli olmazsa, kemiklerde zayıflama olur. Bundan dolayı, şişman kişilerin kemik yoğunluğu (dansitesi) zayıflara göre daha fazla olduğundan, kemikleri de daha güçlüdür.

İkinci olarak vücudumuzun ihtiyaç duyduğu D vitamini seviyesinde güneş ışınlarına ne kadar rol verilmiştir? D vitamini sentezinin ana maddesi, 7 dehidrokolesterol (provitamin D3) gıdalarla alınır. Ancak güneşten gelen ultraviyole B ışınları, ciltte toplanan bu maddeye tesir ederek onun Vitamin D3 hâline dönüşmesine vesile olur. Vitamin D3 ciltten kana geçer. Karaciğerde 25(OH)D3′e dönüştürülür. hidroksilaz enzimi tarafından, biyolojik olarak aktif olan Böbrekte 1 1,25(OH)2D3 formuna dönüşür. İhtiyaç duyulan günlük D vitamini, bebekler, çocuklar ve 50 yaşın altındaki erişkinler için 200 ünite, 50– 70 yaş arasındakiler için 400 ünite, 70 yaşın üzerindekiler içinse 600 ünitedir.1

D vitamini ihtiyacı ve güneşlenme

Bütün vücudun çıplak olarak (yazın güneşlenenlerde olduğu gibi) hafif pembeleşecek kadar güneşe maruz kalması, 10.000–25.000 ünite arası D vitamininin alınmasına eşdeğer tesir sağlar. Bu rakam, D vitaminine en fazla ihtiyaç duyan yaşlıların günlük ihtiyacının yaklaşık 20–40 kat fazlasıdır.2 Üstelik D vitamini, yıkıma uğrayan bir moleküldür ve 21 günlük yarı ömre sahiptir.3 Bunun mânâsı, yazın güneşlenerek vücutta D vitamini sentezini uyarmak ve kışın kullanmak üzere depolamak mümkün değildir. Çünkü D vitamini kısa ömürlü bir vitamindir. Bundan dolayı yıkımı ve yapımı dinamik olduğundan, sürekli alınması gereken bir moleküldür. Yılda üç-dört ay güneşlenerek bir yıllık D vitamini ihtiyacımızı stoklama imkânına sahip değiliz. Bu yüzden D vitamini ilâçlarının prospektüsleri okunursa, hemen hepsinin günlük alınması gereken ilâçlar kategorisinde olduğu görülür. D vitaminine en çok ihtiyaç duyan yaşlılarda bile, sadece el, yüz ve önkolların (dirsekten ele kadar olan kısmın), haftada iki-üç defa, pembeleşmeyecek kadar güneş ışığı alması yeterlidir. Pek çok kaynakta yeterli D vitamini sentezi için güneşe maruz kalma süresi, haftada yaklaşık 10–15 dakika olarak belirtilmiştir.4 D vitamini sentezini uyarıcı güneş ışınlarına maruz kalmak için çıplak hâlde güneşlenmeye de ihtiyaç yoktur. Yapılan birçok araştırmada, kişilerin sadece el, yüz ve önkollarının, haftada 10–15 dakika kadar güneşe maruz kalması, kanda yeterli miktarda aktif D vitamini oluşması için yeterlidir. Aktif D vitamininin yeterli miktarda varlığı, başka hiçbir tartışmaya imkân vermemektedir. Bu da, “örtünmenin, D vitamini sentezini engelleyerek, kemik zafiyetine ve kemik erimesine yol açtığı” tezini tamamen çürütmektedir. Sağlıklı bir kemik yapısı için örtünmenin herhangi bir engel oluşturmadığını açıkça ortaya koyan bu veriler, subjektif bir yorum değil, son derece açık bir lâboratuvar bulgusudur.

350 milyon civarında nüfusu olan Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl 3,5 milyon kişi cilt kanseri ile tanışmaktadır. Bu rakamlarla ABD’de en sık rastlanan kanser, cilt kanseridir. Güneş ışınlarına bağlı oluşan cilt kanserinin % 80′i, baş, boyun ve bacaklarda görülmektedir. Cilt kanserlerinin ABD’de vücudun sol yanında, İngiltere’de ise vücudun sağ yanında daha sık görülmesi, son derece ilgi çekmiş ve uzun süre sebebi anlaşılamamıştır. Daha sonra bunun trafik kurallarının her iki ülkede farklı olmasından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Amerika’da arabaların direksiyonu solda olduğundan, Amerikalıların sadece sol kolları daha fazla güneşe maruz kalmaktadır.

İngiltere’de direksiyon sağda olduğundan İngilizlerin sağ kolları daha yoğun ve fazla güneşe maruz kalmaktadır. Güneşe fazla maruz kalma, cilt kanserinde önemli bir risk faktörüdür.5 Yazın güneşin zararını azaltmak ve deriyi bronzlaştırmak için kullanılan güneş yağlarının, D vitamini sentezini azalttığı ve üstelik cilt kanserinden korunmada da önemli bir fayda sağlamadığı anlaşılmıştır.6 Bütün bunların ötesinde, güneş ışınına yeterli seviyede maruz kalamamaya bağlı olarak yeterince D vitamini sentezlenememesiyle alâkalı sağlık problemi, Müslümanların yaşadığı coğrafyaların dışında daha çok görülmektedir.

Amerika’nın Boston eyaleti gibi, 42°’den daha kuzeyde bulunan yerlerde, güneş ışınları o kadar eğik gelmektedir ki; UV ışınları atmosferden yansımakta ve çıplak gezinilse bile, kasım–şubat arasında vitamin D3 sentezi imkânsız hâle gelmektedir.7

Tesettürün kemik yoğunluğunda azalmaya sebep olabileceğini îma eden ilmî çalışmaların bazıları Türkiye’deki Türk doktorları tarafından yapılmıştır. Yerli ve yabancı pek çok çalışmada, metot hataları dikkat çekmektedir. Meselâ Batı’da yapılan bir çalışmada, Avrupalı kadınlarla, Avrupa’da göçmen olarak yaşayan Müslüman Arap kadınlar karşılaştırılmaktadır. Müslüman kadınların kemik yoğunluğu, Batılılardan düşük bulunmuştur. Bu neticelerin yorumunda Müslüman hanımların, Avrupalı kadınların yarısı kadar kalsiyum alabildiği ve buna bağlı olarak parathormonun çok yüksek olduğu bildirilmektedir.

Bunun sebepleri arasında genetik, kilo, beslenme şekli ve kalitesi, yetersiz egzersiz yapma belirtilmektedir. Bir başka çalışmada, rahim ağzı ve meme kanserinin, göçmen Müslüman kadınlarda, yerli Batılı kadınlara nispetle daha az görüldüğü belirtilmektedir. Bu durumda, Batılı araştırmacıların, makalelerinde “örtünmemenin (açıklığın), bu kanserlere sebep olduğu” şeklinde bir yorum ve çıkarımda bulunmamaları, aklıselimin ve sağduyunun bir göstergesidir. Diğer yandan, yapılan bazı araştırmalarda, beslenme şekli, alınan kalsiyum miktarı, genetik yapı ve egzersiz vs. gibi önemli etkenler atlanıp, hastalığın tesettüre bağlanması, objektiflikten ve sağduyudan uzak ideolojik bir tutumdur.

İşin ilmî araştırmalara konu yapılan kısmını yukarıdaki tespitlere bırakalım. Örtünme, insanı atomlarından hücrelerine, kemik dokusundan organlarına, vücut anatomisine kadar her şeyi ince bir hesap ve ölçü üzerinde yaratan Rabb’imizin bir emridir. Tesettürü emreden, yarattığı kulunu da, kemiklerini de en iyi bilendir. Yüce Beyan’da “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar. Ziynetlerini/ziynet sayılan yerlerini meydana çıkarmasınlar/göstermesinler. Ancak (kendiliğinden) görünen (el, yüz) bu emrin dışındadır. Başörtülerini, yakalarının üstüne kadar (boyunlarını örtecek şekilde) koysunlar… Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tövbe edin (ve emirlerini yerine getirin) ki kurtuluşa eresiniz.” buyrulmaktadır. (Nur, 24 /31) O, yarattığı sistemin en sağlıklı şekilde nasıl işletilip korunabileceğini de en iyi bilendir. Yarattığı ve emrettiği her şeyde (tesettür dâhil) bildiğimiz ve bilemediğimiz hikmetler vardır. Her şeyden önemlisi, tesettürün sağlığa zararlı olduğunu ifade etmek, kadını da, kemiklerini de yaratan, tesettürü emreden Allah’a karşı büyük bir saygısızlıktır.

Dipnotlar 1,2,3. Eugene Braunwald, Anthony S. Fauci, Dennis L. Kasper; Harrison’s Principles of Internal Medicine*, McGraw-Hill; USA 2001; s. 2198.

4. age., s. 2201.

5. age., s. 344.

6,7. age., s. 2198. * Harrison’s Principles of Internal Medicine isimli kitap 15. baskı yapmış, çoğu Amerikalı 120′den fazla öğretim üyesi ve uzmanın yazdığı, en saygın ve en çok satılan 2. iç hastalıkları kitabıdır.

~

Dr. Ömer YILMAZ

 

Her Hareketini, “Son İbadetim” Şuuruyla Yapan Zübeyir Ağabey 11 Temmuz 2013

zubeyir gunduzalpÇok inandığım bir hakikat vardır; insanın insana üstünlüğü yoktur, insanları üstün kılan, prensipleridir. Prensiplerin insanı nasıl ulvi bir noktaya ulaştırabileceğine bizzat Zübeyir Gündüzalp Ağabey’in hayatında şahit olmuşumdur.

Zübeyir Ağabey, fenafi’l üstat’tı… Yani yemesiyle, giymesiyle, fikirleriyle, metotlarıyla, hadiseler karşısındaki tavırlarıyla Bediüzzaman’ı yansıtan, o zayıf vücuduyla, o dalgın bakışlarıyla “bin talebe” yerine kabul edilen bir ağabeyimizdi. Ufka yürüyen adam, hiçbir zaman ona ulaşamaz amma ufka doğru yürümüş olur. Bediüzzaman ufuk; Zübeyir Ağabey de ufka doğru yürüyen adamdı…

Lahikalar, Üstad’la irtibatımızı sağlıyor. Meslek ve meşrebimizin tarzına açıklık kazandırıyor. Mesela Barla Lahikası’nda buyrulmuş ki, “Velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır.” İşte Zübeyir Ağabey’e bakınca dış tesirlerin altında kalıp da duruşunu değiştirmeyen bir ihlas abidesi görürüm. İhlaslı kimse sadece ve sadece Allah’ın rızasına taliptir. Her an ölebileceğini, ahirette hayatının hesabını vereceğini düşünerek, her hareketini, “son ibadetim” şuuruyla yapar ve böylece devamlı ibadet halindedir. Zübeyir Ağabey’e bakınca külli ibadetin ne demek olduğunu anlardım…
Zübeyir Ağabey’in hayatıma çok önemli etkileri olmuştur. Mesela onun şöyle bir özelliği vardı; ders vermek istediği konuyu sohbetin içine gizlerdi. Bir gün hanımla aramızda ufak bir münakaşa geçmişti. Canım fena halde sıkkın… Kısıklı’daki Millet Parkı’na gidip biraz hava alayım dedim. İyi gelmedi. Kalkıp derse gideyim dedim. Süleymaniye, Kirazlı Mescit Sokak’taki dershanedeyiz. Zübeyir Ağabey geldi, dersi dinledi. Ders bitince parmağıyla bana işaret edip, “Kardeşim, gelir misin?” dedi. Arkasından yürüdüm, birinci kata çıktık, daracık bir odaya girdik, odada yastık kadar bir pencere, hemen yere oturdum. Zira sandalye falan yoktu, yatağına oturmamak için böyle davrandım. O da yere oturdu. “En temiz hava, medresenin bodrumunda var.” der, o küçük odada yaşardı. Geceleri uyuyamazdı. Hastalığından, otlardan, ilaçlardan söz etti. “Kardeşim, bir kadına anası, babası, çevresi, okul ve hakeza dokuz unsur yanlışı söylüyor, doğruyu söylese söylese yalnız kocası söyleyecek. Bu bakımdan bir kadının dokuz hatası olsa imanı varsa, tahkik-i imandan yana ise onun diğer kusurlarına bakılmaz… Ben hasta olduğum için hep kendi hastalığımla meşgulüm kusura bakma kardeşim…” deyip yine teferruata döndü. Böylece manevi âlemime bir neşter attı, çıbanı deşti, rahatladım. Kâinat çapında İMAN DAVASI varken, ne diye teferruatla uğraşıyorum? Yük, benim yüküm. Bu yükü eşimin sırtına yüklemem yanlış, ben evlendimse bir hanım almak istemiştim, dava adamı değil… Zübeyir Ağabey her meseleyi böyle Risale-i Nur’lara bağlardı. Her müşkülü Risale-i Nur’larla çözerdi. Bize de bunu öğretmişti.

Bu mübarek ağabeyimizin kabrini ziyaret ettiğimde dedim ki: “Ömrünü bu derece ilme vermiş, dini için eziyet çekmiş, fakir yaşamış, ‘Helal daire keyfe kâfidir amma bu helal daire hizmete mani olmamalıdır’ hassasiyetiyle yaşayan bu mübarek ağabeyimizin makamı cennettir. Onu mezarda aramak boşunadır.”

~

Hekimoğlu İsmail
Zaman
06.04.2013

 

Müslüman kadının giyim şekli nasıl olmalıdır? 24 Haziran 2013

Müslüman kadının giyim şekli nasıl olmalıdırMüslüman kadının giyim şekli nasıl olmalıdır? Diz altına kadar gelen etek ile tesettür sağlanmış olur mu?

Müslüman kadının giyiminde esas mesele, tesettürü sağlamasıdır. Eli ve yüzü dışında bütün vücudunu örtmesi, açık kalmamasıdır. Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun olması için de altını göstermeyecek şekilde kalın ve avret yerlerini örtecek kadar uzun olmalıdır. Bunun için altını gösterecek şekilde ince ve şeffaf olan bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

Kadınların yüzleri ile ellerinden başka bütün bedenleri avrettir. Yüzleri ile elleri namazda ve namaz dışında fitne korkusu olmadıkça avret değildir. Ayaklarının avret olup olmaması ihtilaflıdır. Sahih kabul edilen görüşe göre kadınların ayakları da avret değildir. Diğer bir görüşe göre namazda kadının ayakları avret sayılmazsa da namaz dışında avret yeri sayılır. Bu ihtilaftan kurtulmak için ayaklarını örtmeleri iyi olur. Sahih olan görüşe göre kadınların kolları kulakları ve salıverilmiş saçları da avrettir.

Bu meseleye esas teşkil eden hadis-i şeriflerin meali şöyledir:

Hz. Âişe’nin rivayetine göre, kız kardeşi Hz. Esma bir gün Peygamberimizin huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek şekilde ince bir elbise bulunuyordu. Resulullah (a.s.m.) onu görünce yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ya Esma, bir kadın buluğ çağına erince—yüzünü ve ellerini göstererek—bunlardan başka bir tarafının görünmesi sahih olmaz.” (Ebû Dâvud, Libas 31)

Sahih-i Müslim’de Ebû Hüreyre (r.a.} tarafından bir rivayette Peygamberimiz, “giyindiği halde açık olan, yani ince ve şeffaf elbise ile dolaşan kadınların Cehennemlik olduklarını, Cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler.” (Müslim, Libas,125)

Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediğini rivayet eder:

Abdurrahman’ın kızı Hafsa’nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Âişe’nin huzuruna girdi. Hz. Âişe başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı. (Muvatta’, Libas:4)

Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi şeffaf olmasa da, giyindiği zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü’minlere ikazda bulunmuştur. (Beyhaki, Sünen, 2/235)

İmam Serahsî bu nakilden sonra, kadının giydiği elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, şeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, “Giyindiği halde açık” olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der: “Bu çeşit bir elbise şebeke (ağ) gibidir, örtünmeyi temin etmez. Bunun için yabancı erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helâl olmaz.” (el-Mebsût, 10/155)

Elbisenin şeffaf olmasındaki ölçü, tenin rengini belli etmesidir. Dışarıdan bakıldığı zaman elbisenin altından insanın teni görünüyorsa, elbise ince de olsa, kalın da olsa böyle bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz. Bu mesele Halebî-i Sağir’de şöyle belirtilir: “Elbise altını, tenin rengini belli edecek şekilde ince olursa, bununla avret yeri örtülmüş olmaz. Fakat kalın olsa da, uzva yapışsa ve uzvun şeklini alsa (uzvun şekli görünür hale gelse), bu durumda örtünme hasıl olduğu için men edilmemesi gerekir, namaz caiz olur.” (Halebî-i Sağır, s.141)

Mesele diğer mezheplerde de aynı şekilde ifade edilir.

Mâliki mezhebinin görüşü şöyledir:

Elbise şeffaf olur, cildin rengini hemen belli ederse, bununla örtünme olmaz. Bu şekilde kılınan namazın mutlaka iade edilmesi gerekir. İnce ve dar olduğu için azanın şeklini belli eden elbiseyi giymek de mekruhtur. Çünkü bu bir şahsiyetsizlik sayılır ve selef ulemasının giyim tarzına muhalif hareket edilmiş olunur. (Menânü’l-Celü, 1/156)

Hanbelî mezhebinin görüşü ise şu şekildedir:

Vacip olan örtünme, cildin rengini belli etmeyecek şekildeki örtünmedir. Eğer giyilen elbise cildin rengini belli edecek tarzda ince olur da bedenin beyazlık ve kırmızılığı görünürse namaz caiz olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmiş olmaz. Şayet rengini örter de, hacmini belli ederse namaz caiz olur. Çünkü örtü kalın da olsa bundan kaçınmak mümkün değildir. (İbni Kudâme. el-Muğnî, 1/337)

Şafiî mezhebinin görüşü ise şöyledir:

Vacip olan, cildin rengini belli etmeyecek elbiseleri giyinmektir. İnceliğinden dolayı cildin rengini belli eden bir elbiseyi giymek caiz olmaz. Çünkü böyle bir elbise ile tesettür gerçekleşmiş olmaz. Yani, inceliğinden dolayı cildin beyazlığını veya siyahlığını gösteren elbise tesettür için kâfi gelmez. Yine, elbise kalın olsa da, dokunuşu itibariyle altından avret yerlerinin bir kısmını gösterse yine yeterli şekilde örtünme sağlanmamış olur. Diz kapakları ve uyluklar gibi bedenin incelik ve kalınlığını belli eden bir elbise ile kılınan namaz sahihtir, çünkü tesettür sağlanmış demektir. Fakat azaları belli etmeyecek şekilde bir örtü kullanmak müstehaptır. (el-Mecmû, 3/170-172)

Bütün bu nakillerden şöyle bir neticeye varmak mümkündür:

Kadının kendine nikah düşen erkeklerin yanında giymiş olduğu tenin rengini belli edecek ve gösterecek şekilde ince ise bununla örtünme gerçekleşmiş olmayacağından giyilmesi caiz olmaz. Bu giyecek, bir elbise, gömlek ve etek olduğu gibi, başörtüsü ve çorap da olabilir.

Buna göre tesettürün dinen makbul olabilmesi için bazı şartları vardır, onlara dikkat etmek gerekir:

– Elbisenin vücudu gösterecek tarzda ince olmaması,

– Nazar-ı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli olmaması,

– Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmaması gerekir.

Vücudun azalarını iyice belli edecek şekilde giyilen dar pantolon ve dar gömlekle namaz sahih olsa da, bakanların dikkatini çekip tahrik edeceğinden dinen helal olmaz. Merhum İbn-i Âbidin de eserinde bu hususa işaret etmektedir. (Reddü’l-Muhtar, 5/238)

Diğer taraftan kadınlar gerekli örtüyü sağlamak zorunda oldukları gibi, erkeklerin dikkatini çekecek bakışlardan, konuşmalardan ve yürüyüş tarzından da sakınmaları gerekir:

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nur Suresi 31)

İşte hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zinetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasından gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, günaha sokmamak, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemlidir. Özellikle bu noktayı da düşündürmek ve tesettür emrinin kuvvet ve şumülünü bir daha hatırlatmak üzere, yürüyüş tavırlarının bile düzeltilmesi için buyuruluyor ki: gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar, yani baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edeb ve vakar ile yürüsünler. Örtüp gizledikleri sunî veya doğal ziynetler bilinsin diye, bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle dikkat nazarları çekmesinler; çünkü erkekleri tahrik eder, şüphe uyandırır. Fakat unutulmaması gerekir ki, kadının bu konuda başarısı daha önce erkeklerin iffeti ve görevlerine dikkati ve toplumda olanların gayreti ve özeni ile de ilgili olarak, bunlar da Allah’ın yardımı ile ayakta durabilir. Onun için bu noktada Resulullah (s.a.v) den bütün müslümanlara hitap ve erkekleri zikredip kadınları da içine alacak bir şekilde buyuruluyor ki:

Ve ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. Demek ki bozuk bir toplulukta kurtuluş ümid olunmaz, toplumun bozukluğu da kadınlardan önce erkeklerin kusur ve hatalarındandır. Bundan dolayı başta erkekler olmak üzere erkek dişi bütün müminler imana yaramayan ve cahiliyyet izleri olan kusur ve hatalarından tevbe ile Allah’a dönüp Allah’ın yardımına sığınıp emirlerine özen ve dikkat göstermelidirler ki, topluca kurtuluşa erebilsinler. O halde herkesin kurtuluşu bakımından iş sahipleri ve ilgili şahıslar şu emirlere de özen göstermelidir. (Elmalılı, Tefsir)

~

Mehmet Paksu / Sorularlaislamiyet.com

 

ÇOCUKLARA NAMAZ EĞİTİMİ 10 Nisan 2013

cocuklara namaz egitimi

ÇOCUKLARA NAMAZ EĞİTİMİ
.
Namaz eğitiminde anne babanın en büyük malzemesi sabırdır. Sabrı bile sabırla tutmaya çalışmalıdır. Çocuğun balon gibi şişmesini beklemeyin. Çınar gibi büyütün ki, ebedi iz bırakabilesiniz. Bedeninin büyümesini sabırla beklediğiniz gibi, namaza hazırlanmasını da sabırla bekleyiniz. Namaz uğruna harcanan her şey sayılamayacak kadar değerlidir. Sabredin ve çocuğu şeytana terk etmeyin. Siz onu namaz için eğitirken en büyük rakibinizi unutmayın: Şeytan o çocuk doğduğu günden beri beklemektedir. Sakın çocuğu çevrenizden uzaklaştırmak gibi bir yöntemi denemeyin. Eğer bir zaman sizden ayrı kalacaksa o da sizin yaptığınızı yapacak birisinin kontrolünde olmalıdır. Kaybettiğiniz birkaç vakit sizi yıldırmasın. Ebedi cennetler sizin olacaktır. Cennet ucuz değil.

Bizden öncekilerden kazananların nasıl kazandıklarını düşünün.

Namaz eğitimi hayat boyu sürecek bir ibadet eğitimi olduğu için bir defa hatta birkaç defa aynı şeylerin tekrarından asla kaçınmayın. Her defası ilk defa imiş gibi anlatılmalıdır. Şeytan yıllardır bıkmadı, usanmadı, biz neden usanalım ki?

Çocuğun namaz için eğitilmesinde, çevresinden fazlaca etkilendiğini unutmamak gerekir. Bunun için de, çocuğun çevresinde beraber olmak istediği arkadaşlarının kimliklerine dikkat edilmelidir. Onu rahatsız etmeden, ayırma ve yeni çevre oluşturma gerekebilir.

Namaz eğitimi esnasında istikrar en çok muhtaç olacağınız araçtır. İstikrarlı tavrınız şeytanın sizden uzak durmasına yardımcı olabilir.

Sonunda hangi noktaya gelmek istediğinizi baştan biliniz:

“Namazı öğretmeyi değil, sevdirip kıldırmayı hedefliyoruz.”

~

Ahmet Bulut

 

Namaz kılamıyorum; ne yapmalıyım? 22 Mart 2013

namazNamaz kılamıyorum; ne yapmalıyım?

 “-Soru: Hocam, ben Rabbimi çok seviyorum. Kalbim Rabbim için atıyor, ama namazımı kılamıyorum ve bu yüzden de çok huzursuz oluyorum. Ne yapmalıyım?

 – Bu duruma üzülmeniz imanınıza işarettir; lakin birini gerçekten çok seven uğrunda nelere katlanmaz ki! Gerçekten sevdiğiniz kimse size ‘Benim için bir gün aç kal!’ dese, halsiz düşseniz bile yemeğe yaklaşamazsınız. İnsan âşık olunca canını bile vermeye hazır hissediyor. Rabbimizi sevdiğinize inanırım; ama gerçekten ‘çok sevdiğinizden’ emin misiniz? İnsan sevdiğine koşar, sevdiğiyle sürekli ilgili olmak, hep onun huzurunda bulunmak ister.

 Siz ise ‘namaz kılamıyorum’ diyorsunuz. Nedenini düşünüyorum:

 -Psikiyatrik bir rahatsızlığınız olabilir belki… Şuuraltına yerleşmiş ibadetten alıkoyan bir olumsuz düşünce programı saklıyor olabilirsiniz.

 -Belki de nefsinize dair bir sevgiyi Allah sevgisi sanıyor olabilirsiniz. Allah’ı gerçekten sevmenin göstergesi yarattığı şeylerdeki sanatını görmeyi arzulamaktır, üzerlerindeki ilahi nakışları tespihle, tekbirle, hayranlıkla izlemektir. Yüce Rabbe sık sık şükretmek, o muhabbeti yüreğinde sık sık patlayan titreşimler halinde algılamaktır ve onun emirlerine heyecanla koşmaktır.

 Sizlere önerilerim:

 -Yediğinize içtiğinize haram lokma karışmasın. Faizden, besmelesiz yemekten sakının. Evinizde veya çevrenizde şeytani titreşimler yayan müstehcen resim, heykel türünden herhangi bir nesne varsa kaldırın.

 -Dostluk kurduğunuz kimseler arasında Allah düşmanı veya ahlaksız birileri varsa uzaklaşın.

 -Yaptığınız işler arasında Allah’ın haram kıldığı bir şey var mı? İçki içmek, piyango oynamak, müstehcen giyinmek, gıybet, iftira varsa terk edin.

 -Dilinizi ve kalbinizi bolca tövbeyle, duayla, zikirle ve mümkünse Kâbe’den namaz görüntülerinin hayalleriyle meşgul edin.

 -Ölümü daha çok düşünün. Geleceğe dair her planınıza ölümün ışığından, kabrin penceresinden bakın. Yeryüzünde, yakında göçüp gidecek bir misafir gibi dolaşın. Ezanı duyunca kulak kesilin ve o güzel sesi kalbinizdeki en güzel çağrı olarak canlandırın.

 Bunları yaparsanız inşallah durum değişir. İlahi nur ve rahmet üzerinize yoğunlaşır ve varsa kalbinizdeki karanlıkları temizler. Siz de hızla aydınlanır ve ibadetin güzelliğini keşfedersiniz. Allah hepimize nasip eylesin.”

.

Dr. Muhammed Bozdağ

 

 
%d blogcu bunu beğendi: