Ah Binel Ask

Hayat, inanan ve salih ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur. Aliya İzzetbegoviç

İman, bu dünyada dahi Cennet lezaizini manen verebilir… 03 Mart 2015

bediüzzaman 1”Evet iman, bu dünyada dahi Cennet lezaizini manen verebilir. Yüzer lezzetli ışıklarından bu tek faydasına bak: Nasılki senin gayet sevdiğin bir zâtı bir tehlikede ölüyorken gördüğün dakikasında, Hekim-i Lokman ve Hızır gibi bir doktor geldi. Birden dirildi. Ne kadar sevinç hissediyorsun. Öyle de: Sen, sevdiğin ve alâkadar olduğun ölmüşlerin adedince sevinçleri, sürurları iman veriyor. Çünki mazi mezaristanında milyonlarla sence mahbub zâtlar; mahvdan ve ölümden, birden iman nuruyla senin karşında diriliyorlar. “Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz” deyip hayat buluyorlar. O hadsiz firaklardan gelen hadsiz elemler yerine, visal ve hayat bulmalarından nihayetsiz lezzetler ve sevinçler, iman noktasından bu dünyada dahi geldiğini gösteriyor ki: İman öyle bir çekirdektir ki; ehl-i imana Cennet’i bütün lezaiz ve mehasiniyle sünbül veriyor ve verecektir.

Bediüzzaman Said Nursi (rha.), Gençlik Rehberi

Reklamlar
 

Allah bizi dava-i Kur’ân’iye de büyütsün, yürütsün, çürütsün. Âmin 18 Ağustos 2014

hizmeti nuriyeMerhum ve Muazzez Üstadımızın Ceylan Çalışkan Ağabeye üç tavsiyesi ve merhum Ceylan Ağabeyin bu tavsiyelerden aldığı derslerin beyanı:

1. İktisada tam riayet et.

2. Nazarı dikkati kendine celbetme. Hevesatına uyma.

3. Herkese açılma.

Avam-ı nas’ın imanını kurtarma vazifesini şefkatkârane yükleneceğiz. Risale-i Nurla ilgili herşeye sahip çıkacağız. Bu dava benim, Sözleri ben yazdım anlayışına sahip olacağız. 

“Risale-i Nur vazife-i fıtratım.

Risale-i Nur gaye-i hilkatım.

Risale-i Nur sebeb-i saadetim.”

deyip: Hizmet-i Nuriyeyi hayatımızın birinci vazifesi bileceğiz.

Bir nur talebesini makam-ı sıddıkıyete götüren iki yol vardır:

1. Sadakat

2. Fedakârlık,

İhlâs; kelimelerin rûh-u mânevisidir. İhlas olmadığı zaman kelimeler eğitim mermisi gibi hedefi bulsa de tesir etmez. İhlâs olmayınca attığın fikir mermileri hedefi bulamıyor, tesirsiz kalıyor.

Bir nur talebesinin mânevi dengesi onun samimi ve halis hizmetidir. Ne nisbette hizmet edersek o nisbette dengedeyiz demektir.

Allah bizi dava-i Kur’ân’iye de büyütsün, yürütsün, çürütsün. Amin.

Bizim hizmetimizde ihtilafların çok önemli sebeplerinden birisi de denkliktir. Aynı seviyedeki kardeşler arasında ihtilaflar olabilir. Bu durumda ikisinden birinin fedakârlık yapıp diğerine inkiyâd etmesi lâzımdır. Böyle yapan bir Nur talebesini melekler bile alkışlar.

Her nur talebesine mânevi müzâharet vardır. İlk intikal devresinde mânen hep müzâharet var. Tutuşma devresinden sonra şevk devresine giriyor. 30 yaşına doğru o müzâharet kesiliyor. Artık kendi cehd ve gayreti ile ilerliyor. Müzâheret devam ederken kendimizi iyi yetiştirmemiz elzemdir.

Risale-i Nurda merhaleler vardır. Bunlar:

1. Şevk devresi: Ruhun hakikâtları kapmasıyla olur.

2. Muhabbet devresi: Risale-i Nur kalbde mekân tutar. Bu devrede tehlike yoktur. Evinde tavuk pişer, fakat o medresede çorbaya koşar. Evinde kuştüyü yatak vardır, o dersanenin kırpıntı yatağına gelir.

3. Sebat devresi: Tehlikeli olan devredir. Ülfet ile sebatın kırıldığı görülür. Enaniyet ve süfli arzular çok olur. Bu devre sebatı güçlendirmek gerekir. Gaye, en az zayiatla bu dönemi atlatmaktır. İrtibat azalır, içtimai meseleler aklını kurcalar. Sebat: Günahlardan çekinmek ve Risale-i Nurun kudsiyetine inanmak, Nurlarla meşgûliyet ve derslere devamla olur.

4. Sadakat devri: En son merhaledir. Arabistan’dan Kutb-u azam da davet etse, hürmet eder, fakat Risale-i Nur’a koşar.

5. Sıddıkiyet makamı: Niyet ve nazar ile olur.

Bir âlimin sohbeti yaralı kalbleri tedavi eder. Fakat bir ârifin sohbeti, ölmüş kalbleri diriltir. Risale-i Nur’un sohbeti: Sohbet-i ârifindir.

Risale-i Nurların yazılması, okunması ve dinlenilmesinde:

“Hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli iman dersi, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibadet-i tefekküriye gibi Nurlar var.” (Kastamonu Lahikasından)

Hastanın başında yaygaracı kadınlar gibi ağlamak hüner değildir, sessizce gidip doktor çağırmak hünerdir. İlaç yetiştirmek hünerdir. Muazzez Üstadımız, cemiyetteki hastalıkların temelinde iman zaafiyeti olduğu teşhisini koymuş. Biz de: Kur’an eczahanesinden Risale-i Nur ilaçlarını muhtaç gönüllere taşıyoruz.

Diş merhemi göze sürülmez. Bir söz dermandır, ama kimisine iyi gelir, kimisine kötü gelir. Hakikatları yerli yerinde kullanmalıyız. Bunun için faydalı olmalı, faydalı olamıyorsak, zararlı olmamalıyız.

Fedainin feda edemeyeceği hiç bir şeyi yoktur. Üstad: “BİZ MUHABBET FEDAİLERİYİZ.” diyor. Öyle ise muhabbet için feda edemeyeceğimiz hiçbir şeyimiz olmamalı. (Hissiyatımız, haysiyetimiz, enaniyetimiz, vs.)

Lillâh için muhabbetin karşılığı sonsuzdur. Saymakla bitmez.

Her Nur Talebesi: Takvası, şefâati ve duası ile mânen yağmur gibi olmalıdır. Rahmetin yağdığı topraklar cennete döner. Nur Talebesinin vazifesi; yağmur gibi gittiği yere ihlâs, muhabbet ve hakikat götürmek, etrafı aydınlatmaktır.

Nur talebeleri herkesin dostudur. Çünkü Risale-i Nur dersleriyle Allah’ı öğrenmeye ve öğretmeye çalışıyorlar. Allah da onları seviyor. O muhabbet sayesinde dünya ayakta. Çünkü muhabbet kâinatın sebeb-i vücûdu, râbıtası, nuru ve hayatıdır. “Allah’ın dünyada sevdikleri kaldığı müddetçe kıyamet kopmayacak.”

Nur Talebeleri istikbalde ihsân-ı ilâhi ile kemal-i şa’şaa ile tezâhür edecek olan İslâmiyet sefinesine hizmetkâr olmak emelindedirler. Bu asrın fırtınası mânen Nuh (A.S.)’ın zamanındaki fırtınadan daha tehlikelidir.

Risale-i Nura makamsız hizmet eden, mânevî makamatın en müntâhası olan sıddıkiyete vâsıl olur. Bu ise tam mahviyetle olur.

Mesele yalnız Risale-i Nurdaki hakikatları ezberlemek, mâlumat sahibi olmak değil, mesele: O hakikatları yaşayabilmektir.

Öyle hareket edeceksin ki sair kardeşlerini kıskandırmayacaksın.

Üstad lahikaların satırlarıyla, sadık Nur talebelerinin vasıflarını ve modelini çiziyor. Bizde o modele kavuşup, o vasıflarla bezenmeliyiz.

Hizmette başarılı olmak için:

Anlatılan hakikatın muhatabın kalbine yerleşmesinin, sebeb-i manevi ve sebeb-i zâhiri olmak üzere iki sebebi vardır.

Sebeb-i zahirinin bazı şartları:

1. Fiziki yapı: Tebliğin, sureten müessirine tesir eden faktörlerden birisi, yüzün temizliğidir. (saç sakal birbirine karışmış olmama).

2. Libas: Giyinişi. “Bir insan bir muhitte giyinişiyle karşılanır, fikirleriyle ağırlanır.” Üstadımız onun için “Kravat takın.” demiş.

3. Yaş.

4. Şahsiyet.

5. Fiziki bakım, dinç ve sağlıklı görünüş.

6. Lisan hakimiyeti. Müdellel konuşmak. Terkip kabiliyeti, cümle kurma, mantıki, ilmi, beliğ ve fasih konuşmak. Bunun için ilim şarttır.

Sebeb-i mânevi şöyledir:

1. İhlâs: İvazsız, sırf rızâ-ı İlahi için konuşmak.

2. Fena: Hakikatta fani olmak. “Nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez.” Önce nefsini tezkiye et ki, tezkiyeye vesile olasın. Önce nefsini öldür ki, nefisleri öldüresin. Anlattın, anlattın tesir etmedi, diyeceksin ki: “İhlassız anlatmışım, manen kirliyim.”

3. Salâhat: Takva sahibi oldukça sözün müessiriyeti artar. Fakat takva azaldıkça lâfızlar kalbden çıkmaz, ıslatsa ıslatsa dili ıslatır, kalbten gelmez. Onun için mânevi hayatın, temiz ve tâhir olması şarttır.

Kardeşlerimizin hatalarını, bir doktorun hastasını tedavi ettiği gibi tedaviye çalışacağız. İtina ile, kavl-i leyyin ile ikaz edeceğiz. Bazen lisân-ı hâl, lisân-ı kâlden üstündür ve tesirlidir.

Bir tezgahtar, dükkana gelen müşteriye hürmet ediyor. Gurûru ve enaniyeti terkediyor. Dünyevi işlerde bu gerekiyorsa, uhrevî hizmetlerde çok daha fazlası lâzımdır.

Anlamak iki çeşittir:

1. İbareyi anlamak,

2. Hakikatini anlamak.

Uhuvvet risalesini okuduğu halde münakaşa eden, tartışan adam ibareyi anlamıştır hakikatını anlamamıştır. Çünkü hakikatını anlayan insan kardeşiyle çatışmaz.

Kardeşin seni tahkir ettiği halde, sen ona muhabbet gösterebiliyorsan, işte o zaman sırr-ı uhuvvet tezahür eder.

Konuşmanın temel ham maddesi, okumaktır.

Tarih; insanın idrakini,

Edebiyat; nükte ve mizacını,

Matematik; dikkatini,

Dinî eserler; fikir ve ruh derinliği artırır.

Az değiliz. Az olduğumuza üzülmeyeceğiz. Çünkü kainat, kuruldu kurulalı bu böyledir. Cemâdat fazla, nebatat az. Nebatat fazla, hayvanat az. Hayvanat fazla, insanlar az. Kâfirler fazla, müslimler az. Âmiller fazla, veliler az. Veliler fazla, asfiyalar az. Asfiyalar fazla, enbiyalar az.

Bir atomda nihayetsiz enerji var, fakat bu atomun kışrı parçalanmadan o enerji açığa çıkmıyor. İnsanda nihayetsiz muhabbet istidadı var. Fakat ene kışrını, kabuğunu parçalamadan o muhabbet kalbe yerleşemiyor. Bu muhabbet Cenab-ı Allah’ın isim ve sıfatlarına olmalıdır. Nefsin arzuları muhabbeti tatmin etmez.

Nefs-i emmare yavaş yavaş, aldata aldata kendine uyduruyor. 50 sene evvelki dede, kabirden çıkıp şimdikileri görse kâfir der. Bu insanlar bu hâle nasıl geldi?.. Yavaş yavaş…

Bu kudsî hizmette durmak, yani fıtrî vazifesi olan ibadeti ve dersleri terketmek, düşmek demektir.

Risale-i Nur’un yolu sırr-ı ihlastır, kulluktur. Bu hakikatları en başta iç dünyamızı mâmur etmek için kullanacağız.

Bütün peygamberlerin, evliyaların, kutupların yolu ihlas yoludur. İhlasa mani olan önemli bir şey yok. İhlasa mâni olan önemsiz şeylerdir. Lüzumsuz, kederli, hodfuruşâne, sakil, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliyedir.

Not: Yukarıda zikredilen hususlar ders-i nuriyeden alınan bazı notlardır. Allah bizleri okuduğunu anlayan, anladığını hazmeden, hazmettiğini yaşayan kullarından eylesin. Âmin…

 

Hakikat-i Mi’rac nedir? 25 Mayıs 2014

mirac hakikatiHakikat-i Mi’rac nedir?

Elcevap: Zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûkundan ibârettir. Yani, Cenâb-ı Hakkın tertib-i mahlûkatta tecellî ettirdiği ayrı ayrı isim ve ünvanlarla ve saltanat-ı rubûbiyetinde teşkil ettiği devâir, tedbîr ve icadda ve o dairelerde birer arş-ı rubûbiyet ve birer merkez-i tasarrufa medâr olan bir semâ tabakasında gösterdiği âsâr-ı rubûbiyeti, birer birer o abd-i mahsusa göstermekle, o abdi hem bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi’, hem bütün tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar, hem bütün tabakât-ı kâinata nâzır ve saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve marziyât-ı İlâhiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinatın keşşâfı yapmak için Burak’a bindirip, berk gibi, semâvâtı seyrettirip kat-ı merâtib ettirerek, kamervârî menzilden menzile, daireden daireye rubûbiyet-i İlâhiyeyi temâşâ ettirip o dairelerin semâvâtında makamları bulunan ve ihvânı olan enbiyâyı birer birer göstererek, tâ Kâb-ı Kavseyn makamına çıkarmış, ehadiyet ile kelâmına ve rü’yetine mazhar kılmıştır.
 
Şu yüksek hakikate iki temsil dürbünü ile bakılabilir.
• Birincisi: Yirmi Dördüncü Sözde izah edildiği gibi, nasıl ki bir padişahın kendi hükümetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dairesinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı âzam ve ilmiyede halîfe, ve hâkezâ, sâir isim ve ünvanları bulunur. Herbir dairede birer mânevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek padişah, o saltanatın dairelerinde ve tabakât-ı hükümetin mertebelerinde bin isim ve ünvâna sahip olabilir, birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güyâ o hâkim, herbir dairede şahsiyet-i mâneviye haysiyetiyle ve telefonu ile mevcud ve hazır bulunur, bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve herbir dairenin başka bir merkezi, bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır, tabakâtları birbirinden başkadır.
 
İşte, böyle bir sultan, istediği bir zâtı bütün o dairelerinde gezdirip, her daireye mahsus saltanat-ı şâhânesini ve evâmir-i hâkimânesini gösterip, daireden daireye, tabakadan tabakaya gezdirip, tâ huzuruna getirir. Sonra bütün o dairelere taallûk eden bâzı evâmir-i umumiye-i külliyeyi ona tevdî eder, gönderir.
 
İşte, bu misâl gibi, Ezel ve Ebed Sultanı olan Rabbü’l-âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe’n ve nâmları vardır. Ve ulûhiyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer tecellî ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvanları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhurâtı vardır. Ve ef’âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder tasarrufâtı vardır. Ve rengârenk san’atında ve masnuâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyeti vardır.
 
İşte şu sırr-ı azîme binâen, kâinatı hayretfezâ acîb bir tertib ile tanzim etmiş. En küçük tabakât-ı mahlûkattan olan zerrâttan, tâ semâvâta ve semâvâtın birinci tabakasından, tâ Arş-ı âzama kadarbirbiri üstünde teşkilât var. Herbir semâ, bir ayrı âlemin damı ve rubûbiyet için bir arş ve tasarrufât-ı İlâhiye için bir merkez hükmündedir. O dairelerde ve o tabakâtta, çendan, ehadiyet itibâriyle bütün esmâ bulunabilir, bütün ünvanlarla tecellî eder. Fakat, nasıl ki adliyede hâkim-i âdil ünvânı asıldır, hâkimdir; sâir ünvanlar orada onun emrine bakar, ona tâbidir. Öyle de, herbir tabakât-ı mahlûkatta, herbir semâda bir isim, bir ünvân-ı İlâhî hâkimdir; sâir ünvanlar da onun zımnındadır. Meselâ, ism-i Kadîre mazhar Hazret-i İsâ Aleyhisselâm hangi semâda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile görüştü ise, işte o semâ dairesinde Cenâb-ı Hak Kadîr ünvânıyla bizzat orada mütecellîdir. Meselâ, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın makamı olan semâ dairesinde en ziyâde hükümfermâ, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın mazhar olduğu Mütekellim ünvânıdır, ve hâkezâ.
İşte zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, çünkü İsm-i âzama mazhardır ve nübüvveti umumidir ve bütün esmâya mazhardır, elbette bütün devâir-i rubûbiyetle alâkadardır, elbette o dairelerde makam sahibi olan enbiyâlarla görüşmek ve umum tabakâttan geçmek, hakikat-i Mi’racı iktizâ ediyor.
 
• İkinci temsil: Nasıl ki bir sultanın ünvanlarından olan “kumandan-ı âzam” ünvanı, devâir-i askeriyenin serasker dairesi gibi, küllî ve geniş daireden tut, tâ onbaşı dairesi gibi cüz’î ve hususi herbir dairede bir zuhuru, bir cilvesi vardır. Meselâ, bir nefer, o kumandanlık ünvân-ı âzamının numûnesini onbaşı şahsında görür, ona bakar, ondan emir alır. O nefer onbaşı olduğunda, çavuş dairesindeki kumandanlık dairesi nazarına çarpar, ona bakar. Sonra çavuş olsa, o vakit kumadanlık numûnesi ve cilvesini mülâzım dairesinde görür; o makamda ona mahsus bir iskemle bulunur. Ve hâkezâ, yüzbaşı, binbaşı, ferik, müşir dairelerinden herbirinde, dairelerin büyük ve küçüklüğü nisbetinde o kumandanlık ünvânını görür.
 
Şimdi, bir neferi, o kumandan-ı âzam bütün devâir-i askeriyeye taallûk edecek bir vazife ile tavzif etmek istese, bir müfettiş gibi her devâiri görüp ve görünecek bir makam vermek istese, elbette o kumandan-ı âzam, o neferi, onbaşı dairesinden tut, tâ daire-i âzamına kadar birer birer gezdirecek; tâ görsün, görülsün. Sonra huzuruna kabul edip sohbetine müşerref ederek, nişan ve ferman verip taltif ederek, tâ geldiği yere kadar bir anda gönderir.
 
Şu temsilde bir noktayı nazara almak lâzım ki, padişah eğer âciz olmazsa, sûrî olduğu gibi mânevî cihetinde de iktidarı olsa, o vakit ferîk, müşir, mülâzım gibi eşhâsı tevkil etmez, bizzat her yerdebulunur. Yalnız bâzı perdeler altında ve makam sahibi eşhâsın arkasında, doğrudan doğruya emri o verir. Bâzı velî-i kâmil olan padişahlar çok dairelerde, bâzı eşhas sûretinde icraatını yaptığı rivâyet edilir. Şu temsil ile baktığımız hakikat ise, acz onun içinde olmadığı için, doğrudan doğruya herbir dairede emir ve hüküm kumandan-ı âzamdan geliyor; onun emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyledir.
~
Bediüzzaman Said Nursî
(Sözler – Otuz Birinci Söz)
 

Ey nefis! Namaz neden seni usandırıyor ? 06 Nisan 2014

namaz nurdur

Ey nefis! Namaz neden seni usandırıyor ?

Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi:

“Namaz iyidir. Fakat hergün, hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”

O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki, tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zat o sözü bütün nüfus-u emmârenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.

Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil, Beş İkazı benden işit.

BİRİNCİ İKAZ

Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasaydın ki ömrün azdır, hem faidesiz gidiyor; elbette onun yirmi dörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

İKİNCİ İKAZ

Ey şikemperver nefsim! Acaba, hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?

Madem vermiyor; çünkü ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı ve lâtife-i Rabbâniyemin havâ-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi seni usandırmamak gerektir.

Evet, nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve müptelâ ve nihayetsiz telezzüzâta ve emellere meftun ve pürsevda bir kalbin kut ve kuvveti, herşeye kadîr bir Rahîm-i Kerîmin kapısını niyaz ile çalmakla elde edilebilir.

Evet, şu fâni dünyada kemâl-i sür’atle vâveylâ-yı firakı koparan giden, ekser mevcudatla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise, herşeye bedel bir Mâbûd-u Bâkînin, bir Mahbûb-u Sermedînin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir.

Evet, fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir Zâtın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letâfetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir lâtife-i Rabbâniye, şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir. 

~

Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yirmi Birinci Söz

 

İnsanın bütün harekât ve ef’âli yazılıyor! 18 Şubat 2014

yolcu

.

Ey arkadaş!

İnsan da başıboş, serseri, sahipsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün harekât ve ef’âli yazılıyor, tesbit ediliyor. Ve a’mâlinin neticeleri hıfzediliyor ki, muhasebe-i kübrâda ona göre derece alsın. Hülâsa, her güz mevsiminde yapılan tahribat, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misafirler için yer tedarik etmek ve bir nevi terhis ve izinlerdir.

Ve keza, bu âlemde tasarruf eden Sâniin öyle bir kitab-ı mübîni vardır ki, ne küçük ve ne büyük, o kitapta yazılıp hıfz edilmemiş hiçbir şey yoktur. O kitabın maddelerinden âlemde görünen yalnız nizam ve mizan maddelerine bak:

Evet, görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan birşey, vazifesinden terhis edilmekle daire-i vücuttan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok suretlerini levh-i mahfuzlarda tesbit eder. Ve tarih-i hayatını, tohumunda ve neticesinde nakşeder ve pek çok gaybî ayinelerde ibkà eder. Meselâ, bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi, tohumu da meyveyle hâmiledir. Demek, ağacın bünyesinde semeresi mevcut olduğu gibi, tohumunda da semere mevcuttur. Ve keza, vücuttan çıkmış pek çok şeyler, insanın kuvve-i hâfızasında mevcut kalır.

İşte bu misallerden hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihatalı olduğu anlaşıldı. Evet, bu mevcudatın sahibi pek büyük bir ihtimamla mülkünde cereyan eden herşeyi taht-ı hıfz ve muhafazasına almıştır. Ve hâkimiyetinin muhafazası için sonsuz bir dikkati vardır. Ve rububiyetinde tam bir intizam ve saltanat vardır ki, ednâ bir hadiseyi, âdi bir hizmeti yazar ve yazdırır.

İşte bu derece ihatalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu, elbette âlem-i âhirette yapılacak bir divan-ı muhasebata bakar. Şu muhafaza kanunu, bütün eşyada câri olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü, insan Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait şuûnat ve ahvâline şahittir. Ve mahlûkatın cemaatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahit ve hilâfet-i kübrayla tekrim ve teşrif edilmiştir.

İnsan bu keramete, bu şerefe nail olduğu halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes’ul zannetmesin. Onun da divan-ı muhasebatta pek karışık hesapları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir.

~

(Mesnevi-i Nuriye/Lâsiyyemalar), Bediüzzaman Said Nursi

 

Bir adamın imanını kurtarmak, ne büyük bir bahtiyarlık! 19 Kasım 2013

imani kurtarmak icin kosun

.

“Bir adamın imanını kurtarmak, on adamı veli yapmaktan daha sevablı

bir hizmettir.”

~

B. Said Nursi (r.a.), Kastamonu L.

.

Ah! Ne bahtiyardır o insan ki,
bir mü’min kardeşinin imanının kurtulmasına sebeb olur!…

~

B. Said Nursi (r.a.),  Asa-yı Musa

 

Üstâdımız Risâle-i Nûr’un üç temel esası 05 Kasım 2013

bediuzzaman

.

Zübeyir Ağabeyden şunu duydum:

“Üstâdımız Risâle-i Nûr’u üç temel esas üzerine bina etmiştir:

1. İmânî bahisler.
2. Müdâfaalar
3. Lâhikalar.

“İmânî bahisleri okuyanlar, ehl-i takvâ ve ehl-i salâhat olur. Müdâfaaları okuyanlar, dâvâsının müdâfaasıyla mücehhez olur. Lâhikaları okuyanlar, hâdiseler karşısında nasıl hatt-ı harekette bulunacaklarını lâhikalardan öğrenirler.” demişti.

~

(Ahmed Emin Dernekli Ağabey Naklediyor)

 

 
%d blogcu bunu beğendi: