Ah Binel Ask

Hayat, inanan ve salih ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur. Aliya İzzetbegoviç

Allah, kainatı yaratmadan önce ne yapıyordu? 19 Ocak 2013

Filed under: Ateizimi yıkan gerçekler — Ah Binel Ask @ 8:51 PM
Tags: , , , ,

ahbinelask.wordpress.comBu sorunun temelinde “zaman” ve “ezel” kavramlarının yanlış değerlendirilmesi yatmaktadır. İnsan, zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için her hâdise ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezel kavramını da zaman içinde düşünmekle yanlış bir kıyas yapmaktadır. Bu soru böyle yanlış bir kıyasın neticesidir.

“Zaman”, mahlûkatın yaratılması ile başlayan ve içerisinde “olaylar zincirinin birbirini takip etmesi”, “mahlûkatın birbiri ardınca akıp gitmesi” gibi hadiselerin cereyan ettiği mücerred bir kavramdır. Bütün mahluklar, bu zaman nehrinin içerisinde daima hareket etmekte ve akıp gitmektedirler. Mevcudatın yaratılması, değişimi, yaşlanması ve ölümü hep bu nehir içerisinde cereyan eder.

“Geçmiş, şu an ve gelecek” olmak üzere üçe ayrılan zaman, nisbî yani göreceli bir ifadedir. Yaşadığımız an, bir an öncesine göre gelecek idi, bir an sonrasında ise geçmiş olarak isimlendirilecektir. Bu ve benzeri bütün nisbetler ve izafetler mahlûkata göredir. Yâni, “asır, sene, gün, dün, bugün, yarın…” ancak mahlûkat için söz konusudur.
Ezel’e gelince, ezel zaman itibariyle bir sonsuzluk demek değildir.
Ezelde “geçmiş, şu an, gelecek, mekân ve mahlûk” yoktur. Zihin ezel hakkında bir zaman silsilesi tasavvur edemez. Zaman “devir, asır, yıl, ay, gün, saat, saniye, an…” gibi birimlere taksim edildiği halde, ezel için böyle bir taksimat yapılamaz. Ezel için bir başlangıç noktası da tasavvur edilemez.

Ezel, mutlak varlığın ancak mekân ve zamandan münezzeh olan Allah’a mahsus olmasından ibarettir. Bu gerçeği, Peygamber Efendimiz (asm.) “Allah vardı; beraberinde başka birşey yoktu.” (1) hadîsi ile beyan buyurmuştur.
O halde Cenâb-ı Hakk’ın ezelî olması demek, O’nun kıdemi demektir. Yâni, “yegâne ve tek bir” olan O Vâcib-ül Vücud’un “evveliyetine bir başlangıç olmadığı” manasındadır.

Cenab-ı Hakk’ın ezeliyeti, devam ve bekası hâdiselerin zaman içerisinde akışı şeklinde düşünülemez. O’nun kıdem ve bekâsı hakkında zaman, boyut, silsile, geçmiş zaman, şu an ve gelecek söz konusu değildir. Öyleyse, zaman kavramı maziye doğru hayâlen ne kadar uzatılırsa uzatılsın Cenâb-ı Allah’ın ezeliyeti ile mukayese edilemez. Zamanın başlangıcından geriye doğru hayâlen gitsek ve şu kâinat gibi milyarlarca kâinat daha yaratıldığını düşünsek bu hayâli ve vehmî zaman yine Cenâb-ı Hakk’ın ezeliyeti ile beraber olamaz ve O’nunla kıyasa girmez. Zira, böyle bir mukayese, Kadîm’i (evveli olmayanı) hâdis (sonradan yaratılan) ile, mahlûku Hâlık ile, sonu olanı, sonsuzla mukayese etmek demektir.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi; Cenâb-ı Hak Kadîm’dir, ezelîdir; zaman ise mevcudatın yaratılması ile başlamıştır. Mevcudat yaratılmadan önce zaman yoktu ki, Allah hakkında böyle bir soru sorulabilsin.
Bu soru ancak şöyle sorulabilir:

“Ezelde Allah vardı. O’nunla beraber hiçbir şey yoktu. O halde ezelde Allah ne yapıyordu?”

Bu soruya cevap vermeden önce şunu ifade edelim ki, ezelde bir şey yapmak Cenâb-ı Hakk’a -hâşâ- vâcib olmadığı gibi, birşey yapmamak da O’nun için bir noksanlık değildir. Zira O, mahlûkatı yaratmasa da sonsuz kemâldedir. Yâni, mevcudatı yaratmakla kemâlinde bir artış, yaratmamakla da bir noksanlık olmaz.
Bu kısa açıklamadan sonra, söz konusu soruyu iki maddede cevaplandıralım:

1) Cenâb-ı Hak ezelde, kendi Zâtını, ulûhiyyetine mahsus izzet ve azametini, cemâl ve kemâlini bizzat müşahede ediyordu. Kudsî Zâtını ulûhiyetinin şanına uygun bir surette hamd, tenzih ve takdis ediyordu.
Allah’ın zâtını kemâli ile bilmek ancak O’na mahsus olduğu gibi, kendisini kemâliyle takdis ve tahmid etmek de yine O’na mahsustur.
Marifetullah’ta en ileri mertebede olan Peygamber Efendimiz (asm.) mi’râc mucizesi ile Allahü Azîmüşşân’ı bizzat gördüğü halde O’nu hakkıyla bilmek ve lâyıkıyla takdis ve tahmid etmekteki aczini şöyle itiraf etmiştir:

“Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni lâyıkı vechi ile bilemedim. Sana hakkıyla şükredemedim. … “(2)

Diğer bir hâdis-i şeriflerinde ise “Sen kendini sena ettiğin gibisin.” buyurmuştur.(3)

2) Cenâb-ı Hak mukaddes varlığına, kudsî sıfatlarına ve esmâ-i İlâhiyesine tecelligâh olacak eşyanın hakikatlarını, mahiyetlerini, plân ve programlarını, manevî miktar ve suretlerini ezelde dâire-i ilminde takdir ve müşahade etmekteydi. (4)
O Zât-ı Zülcelâl, lütuf ve keremi ile dâire-i ilmindeki bu mahiyetlere harici vücud giydirmeyi irâde buyurdu. Ve “kün” emrini verip mevcudatı halk etti. Bu halk ve icad mahlûkat için bir ihsan, lütuf ve ikram idi. Yoksa, mahlûkatı yaratmakla O Zât-ı Akdesin kemâlinde bir artış olmamıştır.

Şu hususu önemle belirtelim ki, Cenâb-ı Allah’ın gerek kendi zâtını müşahede etmesi, gerekse ilmindeki eşyanın mahiyetlerini takdir ve tanzim etmesi zaman içinde değildir. Yâni bunlar bir zaman silsilesi içerisinde düşünülemez. Ezeldeki bu müşahede, bu takdir ve tanzimi insan aklı idrak edemez. Bunun hakikatine ne bir melek-i mukarrebin, ne bir nebiyy-i mürselin idrâk ve marifeti kavuşabilir. Bu hakikat, ancak Allah’ın malûmdur.

Dipnotlar:

(1) Buhârî, Megâzî, 67, 74, Bed’u’l-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizî, Menâkıb, 3946.

(2) Elmalılı Hamdi Yazır, H.D.K.D., Cilt 2, S:405.

(3) Ebu Davud, Salat 340, (1427); Tirmizi, Da’avat 123, (3561); Nesai, Kıyamu’l-Leyl 51, (3, 248-249)

(*) Merhum Elmalılı Hamdi Efendi’nin ifadesiyle, Allahü Azîmüşşân ezelde “inayet-i ezeliyesini, yani âlem-i takdir, halk ve icad fiillerini isdar ediyordu. Diğer bir tabirle “kün” emrini veriyordu. Âlemin yaratılması bunu takip etti. Binaenaleyh halk ezelî, mahlûk zamanî oldu.

Reklamlar
 

Allah, fiilî duayı kabul eder!.. 16 Aralık 2012

Filed under: Hayatın İçinden — Ah Binel Ask @ 8:12 PM
Tags: , , , ,

ahbinelask.wordpress.comAllah, fiilî duayı kabul eder!..

Büyük işlerde muvaffak olan insanların hayatını incelediğimde gördüm ki, bu büyük başarıları, tesadüfen veya kendiliğinden değil, bir gaye uğruna ısrarla çalışmaları neticesinde gerçekleşmiştir.

O zaman inandım ki Allah fiilî duaları kabul eder. Sebepleri yaratan Allah olduğuna göre, sebeplere müracaat etmek de ibadettir; çünkü fiilî duadır.

Allah, insanı üstün kabiliyetlerle yaratmıştır. Mesela bir doktor arkadaşım demişti ki: “Şu işaret ve başparmağım olmasaydı diplomam işe yaramazdı. Ameliyatta bütün işi şu iki parmakla yapıyoruz.” Düşündüm ki, Allah yalnızca iki parmağımıza bile ne büyük kabiliyetler yüklemiş. Artık gerisi düşünülsün…

Annem derdi ki: “Evladım, her işine Besmele’yle başla ki işlerin rast gitsin.” Ben de annemin sözünü uyguladım. Fakat işlerim rast gitmedi. Acaba bunda bir yanlışlık mı var, diyerek bir âlime gittim. O âlim dedi ki: “Eğer Besmele çekmekle işlerimiz rast gitseydi, o zaman okula, tahsile, çalışmaya ne gerek vardı? Bir Besmele çekerdik, her şey önümüze gelirdi. Hâlbuki Allah insana üstün kabiliyetler vermiştir. Bunları kullanmak zorundayız. Sen elinden gelen gayreti göster, Besmele’ni de öyle çek.”

Sonra Peygamberimiz’in hayatını okudum. Baktım ki, O’nun hayatı mücadeleyle geçmiş. Savaşa gidileceği zaman ok talimleri, mızrak talimleri yaptırmış, şehrin etrafına hendekler kazdırmış; zırh giyinmiş. Yani, “ben dua ederim, düşman mağlup olur” dememiş. Peygamberimiz’in hayatı okunursa, fiilî duaya ne kadar yer verdiği anlaşılır.

Kalkınan, ilerleyen pek çok kişiyle tanıştım. Bu kişiler bende “Başarının onda dokuzu ter, biri kabiliyettir.” diye düşünmeme sebep oldu. Cisimlerin en küçüğü atomda bile sayısız kanun ve formül bulunuyor. Yani kâinatta kendiliğinden, tesadüfen oluş diye bir şey yoktur. Kur’an-ı Kerim’de buyrulmuş ki: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39) Bu ayette fiilî dua emrediliyor adeta…

Mesela Nuh (as) gemicilikte, Musa (as) asası ile su çıkardığı için sondajda, İsa (as) tıpta, Yusuf (as) saatin icadında, Davut (as) demiri hamur gibi yoğurmakta, Hz. Muhammed (sas) en yüksek ahlakı ortaya koymakta birer mucit durumundadır. Böylece insanlarla ilgili faydalı işlerin bütünü, peygamberlerden sünnet olarak bize intikal etmiştir. Bu sebeple İslam’a uygun her iş, İslamî ölçülerle en azından sünnettir. Müslümanlar yıllar yılı bu mucize ayetlerini tarihî birer olay olarak düşünmüş ve kendilerine mesaj veren yönünü keşfedememişler. Hâlbuki Kur’an’daki tarihî hadiselerin her devrin insanına mesajı vardır.

Bir işi çok iyi bilen, doğru ve çalışkan olan, muvaffak olur. Bir de ibadetine devam ederse maddî-manevî kanatlarıyla uçarak cennete gider inşallah…

~

Hekimoğlu İsmail

 

Adâvet etmek istersen, kalbindeki düşmana adâvete adâvet et… 06 Kasım 2012

Filed under: Risale-i Nur'dan İnciler... — Ah Binel Ask @ 1:53 PM
Tags: , , , , , ,

.

Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren

nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme.

Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et.

Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adâvet hasleti, herşeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.

Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et.

Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder.

Zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame eder.

Eğer iyilikle mukabele etsen, nedâmet eder, sana dost olur.

اِذَاۤ اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَرِيمَ مَلَكْتَهُ – وَاِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئِيمَ تَمَرَّدًا (İyi ve izzetli birine iyilik edersen, onu elde edersin.

Kötü birine iyilik edersen, o daha da azar.

(Bu beyit Mütenebbi’ye aittir. bk. el-Orfü’t-Tayyib fî Şerhi Dîvâni’t-Tayyib, s. 2:710.)

hükmünce, mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur.

Zâhiren leîm bile olsa, iman cihetinde kerîmdir. Evet, fena bir adama “İyisin, iyisin” desen iyileşmesi

ve iyi adama “Fenasın, fenasın” desen fenalaşması çok vuku bulur.

Öyle ise,

وَاِذَا مَرُّوا باِللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا – وَاِنْ تَعْفُوا وَتصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (“Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman,

izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler.” Furkan Sûresi, 25:72.“Eğer onları affeder,

kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.”

Teğabün Sûresi, 64:14.)

gibi desâtir-i kudsiye-i Kur’âniyeye kulak ver. Saadet ve selâmet ondadır.

~

(Mektubat, Yirmi İkinci Mektup)
Bediüzzaman Said Nursî hz.

 

Sen Allah’a hakkıyla şükrettiğin zaman… 07 Ekim 2012

Filed under: Edebi İktibaslar — Ah Binel Ask @ 10:53 PM
Tags: , , ,

.

Sen Allah’a hakkıyla şükrettiğin zaman,

Allah da sana teşekkür etmelerini ve seni sevmelerini diğer insanların kalbine ve diline ilham eder. 

İşte o zaman, şeytana ve avanelerine sana tahakküm edecekleri bir yol kalmaz.

 ~

Abdülkadir Geylani (k.s)

 

Zamanın kıymetini bilmeyen, zamanla kıymetsiz olur!.. 17 Eylül 2012

Filed under: Aforizmalar - Nurâni Nakışlar - Özlü Sözler — Ah Binel Ask @ 4:32 PM
Tags: ,

Zamanın kıymetini bilmeyen, zamanla kıymetsiz olur!..
Müslüman’ın işi, İslamiyet’i öğrenmek , anlamak ve yaşamaktır.
Çöplükte kutular görürüz üzerinde meşhur konserve firmalarının isimleri yazılıdır.
Üstündeki isim iyi olmasına rağmen, kutunun içi boştur.
Malayani’den uzak durmayan Müslüman da boş konserve kutusuna benzer…

 ~

Hekimoğlu İsmail

 

Aşkına niyetli kıl bizi Allah’ım! 22 Ağustos 2012

Filed under: Dua Bir İksirdir... — Ah Binel Ask @ 1:28 PM
Tags: , , , , ,

.

Tuttuğumuz oruç hürmetine tut kalbimizden Allah’ım!
Bir ömür, aşkına niyetli kalsın kalbimiz,
 Şehr-i Ramazan ‘Elveda’ derken, zamanın her dalgasını etkisinde bıraksın!…

Âmîn!

~

 Kadim Dolunay

 

Ramazanın son gecesi olduğu zaman gökler, yerler ve melekler ümmeti muhammedin musibeti İçin ağlar… 18 Ağustos 2012

Filed under: Bir Hadis-i Şerif — Ah Binel Ask @ 11:31 PM
Tags: , , , , , , , ,

ramazan 1

.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vessellem buyurmuştur ki;

 “Ramazanın son gecesi olduğu zaman gökler, yerler ve melekler ümmeti muhammedin musibeti için ağlar.” 

O zaman ey Allahın resulu o hangi müsibettir denilince Resulullah (sallallahu aleyhi vessellem),

”Ramazanın gidişidir. Zira şüphesiz ki onda dualar kabuldur, sadakalar makbuldur. Sevaplar katlanmıştır,

azap ise uzaklaştırılmıştır.” buyurdu.

~

Ravi: Cabir (Rh.a)

 

 
%d blogcu bunu beğendi: